Avrupa Birliği (AB), ABD Başkanı Donald Trump’ın Hürmüz Boğazı’nda yapılacak bir askeri operasyona katılma çağrısını kesin bir dille reddetti. Pazartesi günü Brüksel’de düzenlenen AB dışişleri bakanları toplantısının ardından AB Dışişleri Komiseri Kaja Kallas, “Kimse bu savaşa aktif olarak sürüklenmek istemiyor. Bu bizim savaşımız değil,” dedi.
Almanya Şansölyesi Friedrich Merz ve diğer Avrupa hükümet başkanları da savaşa katılmaya karşı çıktılar. Merz “Mesele katılıp katılmayacağımız değil, biz katılmayacağız,” dedi. NATO ile ilgili olarak ise, bunun “müdahaleci bir ittifak değil, savunma amaçlı bir ittifak” olduğunu ve bu nedenle ittifakın bu savaşa karışmasının gerekmediğini belirtti.
ABD Başkanı Donald Trump, önceki günlerde Avrupalı müttefiklerini, ABD-İsrail saldırısından bu yana İran tarafından kapatılan deniz yolunun güvenliğini sağlamaya yardımcı olmaya çağırmış ve reddedilmesi halinde bunun NATO’ya yönelik sonuçlar doğacağını belirtmişti.
Trump, Financial Times’a verdiği demeçte, “Boğaz’dan yararlananların, orada kötü bir şey olmaması için yardımcı olmaları son derece yerinde bir davranış olur,” dedi ve ekledi: “Eğer bir yanıt gelmezse ya da yanıt olumsuz olursa, bunun NATO’nun geleceği için çok kötü olacağını düşünüyorum.” Trump, pazartesi günü düzenlediği basın toplantısında da bu tehdidini yineledi.
Avrupa’nın “hayır”ı, İran’a karşı suç teşkil eden bu savaşı reddettikleri anlamına gelmiyor; Avrupalıların kendi askeri birlikleriyle çatışmaya müdahale etme olasılığını da dışlamıyor. Onlar sadece, gidişatı ve sonucu üzerinde hiçbir etkileri olmayan bir savaşa karışmak istemiyorlar. Savaşa katılımları için sıkı pazarlık yapmak istiyorlar.
Merz, savaşın başlamasından hemen sonra, yalnızca iki hafta önce Trump’a destek sözü vermişti. Beyaz Saray’a yaptığı ziyaret sırasında, “Tahran’daki bu korkunç rejimin gitmesi gerektiği konusunda hemfikiriz ve onlar gittiğinde ne olacağını ele alacağız,” demişti.
Ancak o zamandan beri Trump’ın sınırlı bir savaşla yetinmeyeceği ve İran rejiminin bir iskambil kule gibi yıkılmayacağı anlaşıldı. İran, Washington ve Tel Aviv’teki savaş şahinlerinin hayal ettiğinden çok daha dirençli olduğunu kanıtladı. Sekiz ülkeye misilleme saldırıları düzenledi ve dünya petrol ve sıvılaştırılmış doğal gaz arzının beşte birinin yanı sıra tüm gübre ihracatının yüzde 13’ünün geçtiği Hürmüz Boğazı’nı kapattı.
Abluka haftalarca ya da aylarca sürerse, bunun küresel ekonomi üzerindeki etkileri yıkıcı olacaktır. Zaten keskin bir artış gösteren yakıt ve ısınma fiyatları, gıda fiyatları gibi daha da yükseğe fırlayacaktır. Hammadde olarak petrole bağımlı olan kimya endüstrisi de ciddi şekilde etkilenecektir. Küresel tedarik zincirlerinin bozulması, ekonominin neredeyse her sektörüne yansıyacaktır.
Trump yönetimi bu duruma tüm Ortadoğu’yu ateşe atma tehdidi oluşturan bir kara harekâtına hazırlanarak yanıt veriyor. Savaş planları hakkında NATO müttefiklerine bilgi vermeden ve danışmadan hareket eden Trump, şimdi bir ültimatom ile onların desteğini talep ediyor.
Avrupalı güçler kızgınlar ama karşı da değiller. Onlar da yıllardır İran’da rejim değişikliği için uğraşıyor ve ülkeye yönelik ekonomik yaptırımları destekliyorlar. İran’a karşı savaşın hazırlığı niteliğinde olan İsrail’in Gazze’deki soykırımını da desteklediler. Ortadoğu’nun yeniden paylaşımında kendilerine düşen payı güvence altına almak istiyorlar ve Hürmüz Boğazı’ndaki abluka onları doğrudan etkiliyor. Yine de şartlar öne sürüyorlar ve kendi çıkarlarının korunmasını garantiye almak istiyorlar.
Bunların başında Ukrayna’da Rusya’ya karşı süren savaş geliyor. İran, şüphesiz Rusya’nın en yakın müttefiklerinden biridir ve buradaki bir yenilgi Rusya’yı zayıflatacaktır. Yine de kısa vadede savaş Moskova’nın lehine işliyor. Ukrayna şu anda Körfez’e konuşlandırılan silahlardan yoksun kalıyor ve yükselen enerji fiyatları, uluslararası yaptırımlarla boşaltılması amaçlanan Rus hazinesini yeniden dolduruyor.
Trump’ın Hürmüz’ün kapatılmasının sonuçlarını hafifletmek için Rus petrolüne yönelik yaptırımları hafifletmesi, Avrupa’da öfkeyle karşılandı. Almanya’nın eski Moskova Büyükelçisi Rüdiger von Fritsch’e göre, Rusya İran’daki savaşın başlamasından bu yana 6 milyar avro ek gelir elde etti.
Münih Güvenlik Konferansı Başkanı Wolfgang Ischinger bu nedenle, Avrupa güçlerinin İran’daki savaşa katılımlarını bazı koşullara bağlamalarını tavsiye ederek şu koşulları saydı: “ABD’nin Ukrayna’ya yeniden doğrudan müdahil olması ve Rusya’ya karşı uzun süredir planlanan Amerikan yaptırım paketinin nihayet uygulamaya konulması.”
Ischinger, Ukrayna meselesine, Gazze’deki duruma ve İran meselesine yaklaşımların, “geçmişte olduğu gibi” müttefikler arasında koordine edilmesini talep etti. Öfkeli bir Trump’ın, Ukrayna’daki savaşta halihazırda var olandan daha fazla zorluğa yol açabileceğini de sözlerine ekledi.
Avrupalılar, giderek daha çok bir hasım ve rakip olarak gördükleri ABD’nin emirlerine boyun eğmeye istekli değiller. Afganistan’da olduğu gibi, ABD öncülüğünde uzun süren ve felaketle sonuçlanan bir savaşa sürüklenmek istemiyorlar. ABD’nin kışkırtmasıyla İran’da devlet iktidarının çökmesi ve ülkenin etnik parçalanmasının bir iç savaşı tetikleyeceğinden ve Avrupa’ya doğru devasa bir mülteci dalgasına yol açacağından korkuyorlar. Bu nedenle, ABD’nin Tahran rejimine karşı Kürt örgütleri silahlandırdığına dair haberler Avrupa’da protesto ile karşılandı.
Eski bir sömürge gücü olan Fransa’nın Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, bölgede ABD’den bağımsız bir Avrupa askeri müdahalesinin en ateşli savunucusu konumunda.
G7 ülkeleri, 11 Mart’ta, şu anda dönem başkanlığını yürüten Fransa’nın girişimiyle Hürmüz Boğazı’nda seyrüsefer serbestisini garanti altına almayı kararlaştırdılar. Bunun, tankerlere ve konteyner gemilerine eşlik etmek üzere “tamamen savunma amaçlı” bir görev olduğu söyleniyor; bu görev hemen başlamayacak ancak “çatışmanın en yoğun aşaması sona erdikten sonra mümkün olan en kısa sürede” hayata geçirilecek. Bunun bir örneği, Aden Körfezi ile Kızıldeniz arasındaki ticari gemileri Yemenli Husi milislerinin saldırılarından koruyan AB’nin Aspides Operasyonu’dur.
Bununla birlikte, Macron’un Doğu Akdeniz’e Fransa standartlarına göre bugüne kadar benzeri görülmemiş bir şekilde bir donanma filosu sevk etmiş olması, söz konusu misyonun sözde “savunma amaçlı” niteliğiyle çelişmektedir; zira Macron’un açıklamasına göre bu filo Hürmüz Boğazı’nda konuşlandırılabilir.
Filo sekiz fırkateyn, iki helikopter gemisi ve Charles de Gaulle uçak gemisinden oluşmaktadır. Charles de Gaulle çeşitli silah sistemleri, 30 adet Rafale savaş uçağı, birkaç helikopter ve keşif uçağıyla donatılmıştır. Bir Fransız denizaltısının yanı sıra Hollanda, İtalya, İspanya ve Yunanistan’dan fırkateynler de donanmaya eşlik etmektedir.
NATO üyesi olan ancak AB üyesi olmayan Birleşik Krallık da Ortadoğu’daki askeri konuşlandırmaya katılıyor. Başbakan Keir Starmer bir basın toplantısında şunları söyledi: “Nihayetinde, piyasadaki istikrarı sağlamak için Hürmüz Boğazı’nı yeniden açmak zorundayız. Bu kolay bir görev değil. Bu nedenle, bölgedeki seyrüsefer serbestisini mümkün olan en kısa sürede yeniden tesis edebilecek ve ekonomik etkiyi hafifletebilecek uygulanabilir, ortak bir plan hazırlamak için Avrupalı ortaklarımız da dahil olmak üzere tüm müttefiklerimizle birlikte çalışıyoruz.”
Ancak Starmer, Birleşik Krallık’ın “daha geniş çaplı bir savaşa” sürüklenmesine izin vermeyeceğini vurguladı. Hava savunması konusunda uzmanlaşmış HMS Dragon muhribini Doğu Akdeniz’e gönderdi ve HMS Prince of Wales uçak gemisini yüksek alarm durumuna geçirdi.
Almanya, Doğu Akdeniz’de yalnızca Nordrhein-Westfalen fırkateyni ile temsil ediliyor ve Irak’ın kuzeyinde, Bağdat’ta ve Ürdün’de IŞİD ile mücadele adına 280 asker konuşlandırmış durumda. Almanya; AB ve NATO ile istişare halinde, Rusya ile olası bir çatışmaya hazırlık amacıyla kuvvetlerini NATO’nun doğu kanadında ve Kuzey Atlantik’te yoğunlaştırıyor.
Britanya ve Fransa’nın, İran’a karşı savaş için üslerini kullanmasına başlangıçta tereddüt ettikten sonra izin vermesinin aksine, Almanya hiçbir şekilde sorun çıkarmadı. Özellikle de yaklaşık 9.000 ABD askerinin konuşlandığı Ramstein Hava Üssü, ABD’nin Ortadoğu’daki savaşları için bir merkez ve lojistik üs olarak vazgeçilmez bir öneme sahiptir.
Kallas’ın “Bu bizim savaşımız değil” iddiasına rağmen, Avrupalı güçler, İran’a karşı, uluslararası hukuku ihlal eden, şimdiden binlerce cana mal olan ve tüm bölgeyi ateşe verme tehdidi oluşturan savaşa derinlemesine dahil olmuş durumdalar. Büyük güçler arasında dünyanın yeniden paylaşılması mücadelesinde kenarda kalmak istemiyorlar.
Savaşın bedeli fiyat artışları, devasa askeri harcamalar ve zorunlu askerlik uygulamasının geri getirilmesi yoluyla işçi sınıfı ve gençliğin sırtına yükleniyor. Savaş ve militarizm demokrasi ile bağdaşmaz. Trump’ın savaş politikasının işçilerin demokratik haklarına yönelik doğrudan bir saldırıyla el ele gittiği ABD’de olduğu gibi, Avrupa’daki egemen sınıf da giderek daha fazla baskıya başvuruyor.
Düzen partileri arasında buna karşı ciddi bir muhalefet söz konusu değil. Almanya’daki Sol Parti’den (Die Linke) aşırı sağcı Almanya için Alternatif’e (AfD) kadar hepsi İran liderlerinin haince suikasta uğramasını memnuniyetle karşıladı. Savaş ancak uluslararası işçi sınıfının sosyalist bir program temelinde seferber edilmesi yoluyla durdurulabilir. Bu, toplumsal eşitsizlik, savaş ve diktatörlüğe karşı mücadeleyi bunların kaynağı olan kapitalizme karşı mücadeleyle birleştiren bir program demektir.
